ROCK & FOLK

Robert Smith Ve Onun Kitapları

Genellikle burada yazarlar en beğendikleri albümler hakkında konuşuyorlar. Bu ay bir müzisyen ve onun en çok beğendiği kitaplar hakkında konuşacağız: The Cure'dan Robert Smith. İlk single'da edebi şarkıcı, şimdi bütünüyle artistik doruğunda.

The Cure geri dönüyor, tekrar ve tekrar. 44 yaşındaki Robert gençlik ateşini öldürmeye hazır değil. Bazıları The Cure'dan hiç bir şey beklemiyordu. Ancak geri dönüp bakınca, 2000 yılında yayınlanan "Bloodflowers" bir sonbahar öyküsü, o kadar ustaca, o kadar büyüleyici. Ne mutlu ki bu benzeri olmayan rock çocukları tekrar dönüyorlar: geçen yaz birkaç tane festival ve Kasım'da mini bir tur. Dört konser, ikisi Berlin'de gerçekleşti. Amaç: "Pornography", "Disintegration" ve "Bloodflowers" albümlerinin tamamen albüm sırasına göre çalınmış olduğu bulunduğu "The Trilogy DVD" si. İlginç? Hayır, bu hiç birşey kanıtlaması gerek kalmayan bir grubun eşiz hazzı.

Burada, The Cure'un karanlık tarafı var, direkt, ezici, içsel, romantik, Kafka'nın, Baudelaire'in ve Camıs'un The Cure'u.   The Cure ne zaman konuşulsa isimleri her zaman yankılanan yazarlar. Fırsat çok büyüktü: "Trilogy" grubun romantik gölgesini gösterirken, gidip söz yazarına en beğendiği yazarları soralım.

Bir randevu alınıyor, Robert'la buluşacağımız Brüksel'e trenle gidiş. Saçı, ruju, kitapları, DVD'si ve özel konuk Simon Gallup baterist ve sonsuz dost.

Rock and Folk : İlk önemli kitap

Robert Smith : CS Lewis'in "Narnia chronicles", çocuklar için 7 kitaptan oluşan bir seri, UK'de çok ünlü. Ben dört yaşındayken babam beni uyutmak için yatak başında okurdu. CS Lewis Bilim Kurgu yazarı, çok Katolik olmasına rağmen. O zamanlarda, delikanlılık krizinde olan ağabeyim ve babam arasında hava çok sakindi. O öykülerin içinde koşup gitmek çok hoşuma gidiyordu, bu benim tek güvenli hissettiğim andı: ben edebiyatın inanılmaz gücünü daha yeni keşfediyordum, teselli ve kaçış.

RF : Bir delikanlı olarak en ana yazarın kimdi ?

RS : Çok fazla, Kafka. İlk defa anlatan kişinin sesi bendim. Ben hikayeyi okuyandım. Onun kelimeleriyle kendimi karıştırıyordum. Tekrar ve tekrar tüm kitaplarını okudum, "Dava", "Dönüşüm", "Kale"... Yazıklarımın üstünde etkisi inanılmaz büyük. Örneğin "A letter to Elise" direkt olarak "Letters to Felice" den esinlenmiştir.

RF : Sonra Crawley Koleji'nde Fransızca okudun. Burada The Cure'un üstünde inanılmaz etkisi olan Camus'u keşfettin. Örneğin "The stranger" direkt olarak ilk   single "Killing an Arab"a esin kaynağı oldu.

RS : Absürd konular benim hep ilgimi çekmiştir. İronik olan bu parça hakkında söylenmiş olan tüm aptalca şeyler absürdlükle bir şekilde birleşti. Kendimizi aşmak ve tatmin etmekten hiçbir zaman ödün vermedik.Kendimizi temize çıkartmak konseptinden asla vazgeçmedik, bu bugün bile devam ediyor, Irak'taki savaş veya orta doğudaki kargaşa.    İlk başlarda UK'de "Killing an Englishman" diye söylerdim parçayı, İngiliz basını asla anlamadı. Körfez savaşından sonra USA'da "Killing an American" diye söylerdim : Amerikan basını bizi linç etti. Eğer geleceği görebilmiş olsaydım parçaya direkt "Standing on the beach" adını verirdim, bu çok fazla problemi hallederdi.

RF : İkinci albüme ilerleyelim, "Seventeen Seconds", bunun müzikal amacı Nick Drake ve Bowie'nin "Low" sound'u ile örtüşmesi idi. Edebi yönden, ne oldu ?

RS : Tekrar Kafka. "At night", aynı adlı romandan esinlenerek yazıldı. Ancak bu albüm ağırlıkta bir soundtrack olarak düşünülmüştü. Bir film için müzik yapmak en büyük tutkularımızdan birisi. Çok defasında bana teklif geldi ancak konular bana hitap etmiyorlardı. Örneğin en son olarak her şeye rağmen "Rules of Attraction" filminin soundtrack'inde "Six different ways" yer alıyor.

RF : Bu film Bret Easton Ellis'ın romanında uyarlama.

RS (kaç çatarak) : Bret Easton Ellis hakkında ne diyeceği bilemiyorum. Onun kitaplarını okumayacak kadar zamanında uyuşturucu kullanıştım..

RF : Yeni rock grupları için bir parantez açalım: The Strokes, Bret Easton Ellis'in kitabından çıkmış olabilir...

RS : Onları çok beğeniyorum. İlk albümleri mükemmeldi. İkincisi ise can alıcı olacak.

RF : White Stripes ?

Simon Gallup : Her zaman basçısı olmayan gruplara karşı dikkatli olmalıyız!

RS (gülerek) : Bu genç grupları değerlendirmek istemiyorum, özelliklede takdir etmediklerimi. Bu davranış alçakça olabilir ancak "Elephant"ı beğendim.

RF : The Cure için mutlaka olması gereken bir karakter üzerine konuşalım isterseniz: Charlotte, Penelope Farmer'ın "Charlotte Sometimes" romanından esinlenen parçanız.

RS : "Charlotte Sometimes"a saplantılıydım. Dünyevi düşüş, ikilik, kişilik problemleri ve bunları takip eden işkence. Charlotte, yatılı okuldaki ilk gecesinden uyanında kendisini başka bir deri içinde 40 yıl öncesinde buluyor. Bu ikizler konsepti ile uyuşuyor. Penelope Farmer bunun hakkında çok ilginç bir kitap yazdı ("Two or the book of twins and doubles", 1996). Her zaman bir ikizim olsa diye hayaller kurardım, kandıramayacağın bir kişilik, hep orada olan bir kişi aynen ayna gibi. "Charlotte Sometimes" önümüzdeki sene film yapılacak. Bizim parçanın ana sound'u kullanılacak ve soundtrack'ini bestelemek çok isterim. Film ekibi ile buluşup bunu konuşmam gerekir.

RF : Bir başka kız müziğinize ilham kaynağı oluyor: Fuschia, Mervyn Peake'in "Gormenghast üçlemesi" nin kahramanı. Fuschia "The drowning man" ilham kaynağı olmuştur.

RS : Fuschia benim rüyamdı. Ölen masumiyetin (sessizlik), sonsuzluk, gerçek dışı fikri... O zamanlarda kendimi onun yerine koyuyordum, bir kurban.   Şimdi hayranlığım kızgınlığa dönüştü. Onu sallamak, dalgın pasifliğinden uyandırmak istiyorum. Fakat bunun hepsi bir yaş meselesi. Bir delikanlı olarak kurban fikrini sevmek normaldir, tüm dünya bana karşı, hiç kimse beni anlamıyor, sadece kitaplarım. Çoğu okumam bununla ilgili idi. "Pornography" den sonra değişmeye karar verdim, geri dönüş yok noktasından sonra. Bu değişim oldukça radikal oldu ancak hayati idi.

RF : Dindar bir ailede yetiştin: İncil'i okudun mu?

RS : Her zaman İncil'i turlarda yanıma aldım. Telefon defterinden daha çok diğerlerini dövmek için faydalı. Faith tur sırasında, her gece İncil'den birkaç pasaj okurdum (gülerek). Hayır hiçbir zaman İncil'i okumadım, ailem hiç beni okumam için zorlamadı. Ancak "The nausea" yı okudum ve bence o kadarı bile yeterli!

RF : "Pornography"   albümünüzü hangi edebiyat eserleri etkiledi?

RS : Çok fazla, o zamanlarda ruhsal çözümleme ile ilgileniyordum. John Milton'un "The Lost Paradise" (1667),   saf şiir, mükemmel, bir İngilizce gramer öğrencisi için mutlaka okunmalı ve romantik yazarlar için çok esin kaynağı. Sitili kuvvetli, inanılmaz. Ciddi anlamda   "Pornography" üstünde etkisi oldu. Bir kurban olma teması halen geçerliydi fakat dayanılmaz olmaya başlamıştı. Nefret ettiğim bir dünyanın önünden uğraşmaya başlamıştım. Bu Şeytan ve Tanrı çatışmasıydı (gülerek). Kavga çoktan kaybedilmişti fakat ben rol yapıyordum, melankoliden uzaklaşıyordum: düşüşün son bölümü idi, bir kaçış ve eleştirisel başlangıç.

RF : Kendinizi bir seri pop parçaları ile kurtardınız. Aralarında Tricky'nin daha yeni coverladığı "The Love Cats" parçası da vardı. Tricky her yerde sizin bir defa olduğunuzu söylüyor...

RS : Biliyorum (sessizlik). Ancak parçanın bir kopyasını bana yollamasını tercih ederdim, hala dinleyemedim. Her neyse "The Love Cats" parçası en beğendiklerimden çok uzakta: sarhoşken bestelendi, sarhoşken klibi çekildi ve sarhoşken tanıtımı yapıldı. Tam bir şakaydı.

RF : "Pornography" ye geri dönelim. Bu albümün tamamen çalındığı, "Disintegration" ve "Bloodflowers" ın bulunduğu bir DVD yayınlıyorsunuz. Sizi hangi fikir bu trilogy noktasına getirdi?

RS : Bir pişmanlıktan doğdu: Dream Turnesinden her hangi bir video çekimimiz olmadı, ki bu en iyi turnemizden birisiydi. Uzun zamandan sonra ilk defa The Cure'u dağıtmamayı düşündüğüm bir dönemdi.   Çok karanlık parçalar çalmıştık ancak çok eğlenceli olmuştu ve bunu ölümsüzleştirmek istedik. Fikir 2001 yılında ortaya çıktı: Bowie sahneden parça sırasına uygun şekilde tüm "Low" albümünü çalmıştı. Mükemmel : "Trilogy" fikri hayata geldi.

RF: Fakat neden bu üç albüm çünkü The Cure'un Trilogy teması "Seventeen Seconds", "Faith" ve "Pornography"   olmalıydı.

SG : Buzlu trilogy albümleri çok yakın, bir birini yansıtmıyor ve grubun elemanlarını gelişimini göstermiyor. İkimiz haricinde diğerleri "Faith" ve "Seventeen Seconds" sürecinde yoklardı.

RS : Ve Dream Turnesi sırasında nerdeyse hepsini tam olarak çalmıştık. "Bloodflowers" ı bestelediğimde, aklımda "Pornography" ve "Disintegration" vardı.

RF : "Kiss Me, Kiss Me, Kiss Me"nin iki parçası ("If only tonight we could sleep" ve "The Kiss") kapanış parçaları olarak çalınıyor. 1988'de "Kiss Me" den hemen sonra bir roman koleksiyonu üstüne çalıştığınızı ilan ettiniz.   Bununla ilgili gelişmeler nedir?

RS : Hiç birşey. Yeğenlerim ve kuzenlerim için öyküler yazıyordum. Bazıları parça oldu "To wish impossible things", "The last day of summer" veya eşi (Mary) için yazılmış "Lovesong" gibi. Ancak o zamanlarda, her şeyden çok yazabileceğimi kanıtlamam gerekiyordu. The Cure'da şarkı söylemek yeterli değildi; zamanımı yazdıklarımı en beğendiğim yazarlar ile kıyaslamakla geçirdim, çok korkunçtu. Kendime onlar şarkı sözü yazmadılar şeklinde avutuyordum fakat onların seviyesine asla gelemeyeceğimi görmek oldukça hayal kırıcı. Jorge Luis Borges'in kelime sanatına yanaşamayacaktım bile.

RF : Yazar olma hayaliniz mi vardı?

RS : Babam olmamı istiyordu. 3 yaşında her gün bana gazete okumamı söylerdi, bu konuda çok katıydı. Benim veya kardeşimin yazar olmasını istiyordu. Ben olmak istemiyordum, bir futbol oyuncu olmak daha cazipti benim için. Kitap yazma fikri daha sonra oluştu, The Cure'la geldi ve çok soyut kaldı: bir güm bir kitap yazacağım. Öte yandan şarkı sözü yazmak, bir tutkuya dönüştü, özellikle "Wish" döneminde: haftalarca bir şarkı üzerine çalışıp sonra onu çöpe atıp sıfırdan tekrar başlardım. Ve sonra, Wish Turnesinden sonra, ilk defa, hayatıma hayatıma ve en sonunda The Cure'un şarkıcısı olmak o kadarda kötü olmadığını fark ettim. Bundan önce, sürekli hayal kırıklığıydı, yaptıklarımı takdir edemiyordum, ve hiç yapmayacaklarımın pişmanlığını çekiyordum. Ancak bu herhalde benim kişiliğime kazılı: eğer bir yazar olmuş olsaydım asla şarkıcı olmadığım için pişmanlık duymazdım.

RF : Bazen parçalarınız diğer eserlerden uyarlamaymış gibi. Örneğin "How beautiful you are",   Baudelaire'ın "The eyes of the poor" şiirine çok benzer.

RS : Bir şekilde evet. Bazı yazılar Baudelaire'in şiiri gibi, beni o kadar etkiledi ki, bundan bir parça yapmak istedim. Bu eserlerin stili benim için çoktan bir müzikal ritim biçimindeydi.   "How beautiful you are"   sanki şiiri yüksek sesle okuyormuşum gibi. Baudelaire'in yazılarında neleri sevdiğimi söylemek bana "Friday I'm in love" şarkısını söylemekten çok daha fazla haz veriyor.

RF : Senin için diğer bir önemli yazar ise : JD Salinger. Onun bir romanı "Bananafishbones". Parçasına ilham kaynağı oldu.

RS : Hayran olduğum bir karakter ve bu beni etkiliyor: tüm dünyadan kendini koparan, manastırda yaşayan bir keşiş gibi, yazarlığı bırakıp, dışarıdan gelen tüm kontaktlara kapalı olmak, bu çok ilginç. Delikanlı yıllarıma bakınca, Salinger, Rimbaud veya Edgar Allen Poe ( ki onu konuşmadık, o   "Raven" gibi eşsiz bir eser yazdı) u   okumak, beni güldürüyor. Ancak bu acınacak bir davranış olurdu, çocuğunun ilk tepkileri ile dalga geçen bir baba gibi. Şaşkınlık gülünmeyecek kadar saf. Delikanlılar için yazanlar karikatür olarak algılanıyorlar. Ama Jean-Paul Sartre'yi ele alalım : insan hali tanımlaması kusursuz ve "The nausea" dan daha başarılı olabilecek bir esere meydan okurum.

RF : Genç Robert Smith bir rock kritik hayranımıydı : Lester Bangs ?

RS : No kesinlikle Lester Bangs'in hayranı değildim. Benim tercihim... hiç kimse aslında. Nick Kent haricinde, çok başarılı, mükemmel bir kalemi var. 70'li yılların süper yıldız yazarları, hayır. Onları zevki bizim için çok yaşlıydı. Aslında, onlardan nefret ediyorum, ve onlarda bize aynı şekilde geri döndüler: The Cure   onlar için çok fazla "orta sınıf" ve yeterince uyuşturucu almıyordu.

RF : "High Fidelity", Nick Hornby ?

RS: Müzik manyakları için bir klasik. Mükemmel, olağanüstü, o kitapta adı geçen tüm albümler var bende! (gülüyor).

RF : Yeni The Cure albümü hazırlık aşamasında, Eylül gibi kayıtlara başlıyorsunuz ve Ross Robinson bu albümü yönetecek: bu seçimi açıklayabilir misin.

RS : İki yıl önce, Ross'un çok büyük bir The Cure hayranı olduğunu okumuş idim ve pek umursamadım. Ancak sonra Korn veya At The Drive In ile yapmış olduğu çalışmalarını dinledim ve çok beğendim. Bu durumda birlikte çalışma fikri mantıklı geldi. Fiction (Universal) ile ilişkimiz bitmişti ve tekrar anlaşma yapmamız söz konusu bile değildi, açıklayamayacağım nedenlerden dolayı. Kısaca müziğin aşağılık yüzü idi: pazarlama, avukatlar.ve bizde Ross'un şirketi I Am recording ile üç albümlük anlaşma yaptık. Bu yeni albüm hakkında tüm prodüksiyonu   Ross'un elerine bırakmayı düşünüyorum, eşsiz bir tecrübe olacağına eminim.

SG : Robert'a inanmayın, asla bir albümün prodüktörlüğünün kontrolünü bırakmayacaktır !

RS : Bırakacağım !

SG (gülerek) : Sen mükemmelcisin. "Bloodflowers" miks döneminde seni görmeye geldiğimde bir yığın misklerle dolu CD'ler vardı. Bu süreç 6 ay sürdü ! Bence imkansız.

(röportaj bir Amerikan hayranın gruba iltifatlar yağdırması sonucu kesildi)

RS : Ne kadar aciziz: bizi tanıyor gibi yapması için birisine para ödemek zorunda kalmamız (gülüyor).

RF : Konuyu değiştirme: yeni albüm hakkında biraz tiyo ?

RS : "Bloodflowers" dan çok farklı, ancak özümüzden de kopmayacak şekilde. Doğru biz U2 değiliz, güneş gözlükleri almayacağız. Hayır, oldukça ağır, yoğun, "The Kiss" e yakın bir tarzda olacak aslında.

RF : Son olarak: en son mükemmel kitap?

RS : Amerikan filozof Thomas Nagel'ın "The point of view of nowhere" okudum. Öznellik üzerine, ikizler hakkında hayranlığımı yücelten bir kavram: tek başına dışarıya çıkıp seni gözlemlemesi için kendini evde bırakmak.

SG : Bana sorman lazım, 25 yıldan beri bunu yapıyorum (gülerek)

Çeviri:Zekeriya S. Şen