Rock'n Coke'a gelmiyor diye hayıflanırken Boston'a adım atar atmaz The Cure konseri olduğunu öğrendim, kısmette onları Boston'da dinlemek varmış...

Geçen yıl Rock'n Coke'ta iki muhteşem gün yaşanmaktayken, çoğu kişi hızını alamamış ve gelecek yıl gelmesi muhtemel gruplardan söz etmeye, listeler sıralamaya başlamıştı. Herkesin listesinin tepesinde Cure vardı. "Ah keşke gelse" diye başlayan sohbetler, çok değil birkaç saat sonra "Galiba seneye Cure gelecekmiş"e dönmüş; konuşulanların festival arazisini bir-iki kere turlamasının sonucunda da "Seneye burada Cure seyrediyor olacağız"a evrilmisti. Belki küçük de olsa Cure'un gelme ihtimali sahiden vardı, belki de her şey yalnızca bir toplu dilekten ibaretti. Sonuçta bu yılın programı ilan edildiğinde Cure yoktu ve büyük bir kısmımız geleceklerine inanmış olduğu için "Yazık, yoklar" diyerek rüyadan uyandı, ilan edilen programa daldı... Ağustos ayı boyunca Boston'da olacağım kesinleştiğinde en çok Rock'n Coke'u kaçıracak olmama üzüldüm. Geçen yıl festival alanında yaşadığım 48 saatin tadı hâlâ damağımdaydı ve bu yıl böyle bir 48 saat daha yaşama fırsatını kendi ellerimle kaçırıyordum. "Ne yapalım" demiştim teselli bulmak için, "nasılsa Cure gelmiyor..."

Boston'a adım attığım gün, her zamanki gibi, şehir ve civarında olup biten her şeyi önünüze döken Boston Globe'a sarıldım. İç içe geçmiş bir dolu ekten oluşan gazetenin 'Living Arts' bölümü her zamanki gibi ilk okumaya başladığım kısım oldu. Bu bölümün birinci sayfasında 'In & Out' bölümü vardı ve okumaya başlar başlamaz kahkahayı bastım. 'In' sütununda, bu aralar bir kitap yayınlamış olan Pamela Anderson da listelenmişti. Hınzır listecimiz; "Yok, hayır, Pamela'nın bir kitap yazmış olması bizi şaşırtmadı, ama bir gün, Pamela'nın bir kitap okuduğunu duyarsak şaşırabiliriz" diyordu. Gülme krizine tutulmuş bir şekilde sayfaları çevirmekteyken gördüğüm ilanla resmen çarpıldım. "The Curiosa Festival" adlı bir müzik festivalinde yarın Cure'un sahneye çıkacağını duyuruyordu ilan. Çarpıntım, heyecanım geçtikten sonra, festivalin yapılacağı Tweeter Center hakkında bilgi toplamaya başladım. Boston dışında bir yerdeydi bu mekân, Mansfield adlı bir kasabanın civarında. Mansfield'e trenle gidilebiliyordu, oradan da taksiye binilecekti.

South Station'da treni dolduran insanların büyük bir bölümü Mansfield'te treni boşalttı. İstasyonda hazır bekleyen taksilerin hepsi 'taksi dolmuş' yapacağını söylüyordu. Hem de bizdeki usulden farklı olarak, taksimetrenin yazacağı rakamı adam başı ödemek zorundaydık. Başka çare yoktu, bindik, Tweeter Center'ın kapısında şoförün eline her birimiz 13'er dolar saydık... Devasa bir alana kurulmuştu Tweeter. Rock'n Coke'tan dolayı artık yabancısı olmadığımız seyyar tuvaletler, yeme içme bölümleri geçildikten sonra, bir stadyum genişliğindeki konser mekânına ulaşılıyordu. Biz vardığımızda Rapture sahnedeydi ve pek fazla kalabalık yoktu. Sahneye 21:15'te çıkacak Cure'u beklerken, biz de herkes gibi bira içelim dedik. Bira alırken kimlik göstermek mecburiydi ve biz pasaportlarımızı yanımıza almamıştık. Bu tatsızlığı, "Kimliğimiz yok, siz bize iki bira alır mısınız?" dediğimiz bir çift yok etti... Kalabalığın büyük bir bölümü Robert Smith kılığındaydı. Aynı boğaza kadar ilikli üniformamsı ceketler, kalın tabanlı bot ya da ayakkabılar, dağınık süpürgemsi saçlar, taşırıla taşırıla boyanmış dudaklar... Herkes de sigara içiyordu. Bu illetten ülkelerini arındırmaya çalışan beyefendilerin o mekânda olmalarını çok isterdim. Kanunlar, yasaklar, sopalar... derken, meğer hiçbir şey becerememiş amcalarımız. Herkes elinde cep telefonu ve iki paket sigarası ile dolanıyordu. İlan edilen saat yaklaştığında, ilgisini Rapture'dan esirgeyen herkes Tweeter Center'i doldurmaya başladı. 15 dakikalık bir gecikme sonrası Cure sahnedeydi. Bir ışık fırtınası içinde Cure sahneye gelirken resmen kıyamet koptu. Herkesin elleri havadaydı. Ya yumruk ya zafer işareti yapılıyordu. Bu ikisini yapmayanlar ise delicesine alkış tutuyordu. Cure, Amerika'da her zaman çok sevilmişti, üstelik bu aralar son albümü ile de listelerdeydi. Son albüm, Billboard'ta yedi numaraya kadar yükselmiş ve herkesi hayretler içinde bırakmıştı...

Yaşlanmış ama...
Yaşlanmış, biraz şişmanlamış olmasına rağmen, Robert Smith herkesi ilk şarkıyla birlikte mest etti. "Robert!.. Robert!.." çığlıklarına müzisyenin tek cevabı şarkılar oluyordu. Bir de birkaç şarkıda bir "Teşekkür ederim..." O kadar, ne başka bir sözcük, ne "Böyle seyirci görmedim" sırt sıvazlamaları... En bilinen Cure şarkıları arka arkaya geldi. En çok da "Disintegration"dan çalındı, söylendi; hemen hemen herkesin en iyi Cure albümü saydığı albümden. "Pictures Of You" başta olmak üzere, çoğu şarkıya bütün kalabalık eşlik etti. "Fascination Street"te, kalabalığın sesi resmen Smith'in sesini bastırdı... Bir tapınma töreni gibiydi her şey. O sahnedeydi, biz de önünde diz çökmüştük. Çoğu eleştirmen son albümü "biraz karanlık" bulmuştu ya, galiba Robert Smith her zaman böyleydi. Hep karanlık, hep umutsuz, her zaman bu dünya ile baş etmeyi becerememiş acemi çocuk. Her zaman da, arkasına bile bakmadan bu dünyadan çekip gidebilme gücüne sahip olduğunu gösterdi. Çekip gitmemiş ama istediği an "canın cehenneme" diyerek gidebilecek biri. Bu delicesine umutsuz (anti) kahraman, dinmek bilmez alkışlar üzerine sahneye birkaç defa daha geldi ve son şarkı sonrasında nihayet farklı bir şey söyledi: "... muhteşem bir gece (fucking excellent night)..."
Çok bekledik ama "Friday I Am In Love"ı söylemedi. Belki de Smith, haftanın herhangi bir gününü diğerinden farklı bulmuyor artık. Belki onun için, bütün bir geçmiş ve gelecek, birbirinin eşi olan anların-günlerin kahredici bir toplamından ibaret. Tutkunları için de. Ama onların hiç olmazsa tutunacak bir dalları var: Cure ve Robert Smith. Ötesi yok.

Yazı: Naim Dilmener

(Yazı yazarın izni ile kullanılmıştır. Kendisine The Cure Tr adına teşekkür ederiz.)