Özel Tarihçe ...

Tutarsız 20 yıl ve 20 inanılmaz albümden sonra The Cure her istediğini kendi bildiği kusursuz yolda yaptı. Özgür, istekli, kısıtlanmamış bir şekilde, grup kariyerinin büyük bölümünü temel görüş ve alternatifliğin çakıştığı dünyayı inceleyip farklı şeyler yaratarak geçirdiler. Kendine özgü farklı bir melodi ve stil yarattı ve bunun sonucunda dinlemekten zevk aldığımız çağdaş bir müzik oluşturdu.

Dünya çapında sattıkları 27 milyon albümle The Cure'un her aşamadaki başarısı inanılmaz idi. Öte yandan bugüne kadar çıkış yapmış en yaratıcı gruplar bile en verimli ürünlerini "erken dönem"lerinde verdiler. Fakat The Cure zaman geçtikçe her albümle birlikte farklı dünyalara açılmaya ve gelişmeye başladı. Grubun tahmin edilemeyen hikayesinde, sürekli yeni, alışılmamış ve kalıcı sayfalar açıldı.

Grup otuzuncu yılına adım attığında, karşımıza hiç kuşkusuz şu ana kadar yaratmış oldukları en güçlü eseri ile çıktı: On üçüncü stüdyo albümü 'Bloodflowers'. Tutarlılık, yoğunluk ve duygusal derinlik içeren bu nefes kesen albüm 'Bloodflowers' ,bütün The Cure'ların en verimli olanıydı denilebilir. Grubun gücü ve beş yıldır sabit olan kadrosunun vermiş olduğu güven, hiç kuşkusuz ki şu ana kadar görülmüş en kuvvetli The Cure'dur.

The Cure 2002: Beyin Robert Smith (vokal ve gitar), Simon Gallup (bas), Perry Bamonte (gitar), Roger O'Donnell (klavye) ve Jason Cooper'dan (bateri) oluşmaktadır. 'Bloodflowers' albümünün co-prodüktörlüğü Robert Smith ve Paul Corkett tarafından yapılmış, 1982 yılında yayımlanan "Pornography" ve 1989'da yayımlanan "Disintegration" albümlerinin üçüncü ve son bölümü olarak düşünülmüştür. Adeta bir üçleme olarak ele alınabilir. Arzulu nostaljiden başlayıp, korumasız iç gözlemden geçerek, umutsuzluğun vermiş olduğu kızgınlığa doğru yol alan 'Bloodflowers' albümü, bir anlamda çözülme noktasıdır. Gerçekten derin olan müzikal hassasiyet, duygusallık ve sözlerdeki açıklık birleştiğinde, dinleyicinin aklına ilk başta rahatsız edici bir şekilde belki de bu en son The Cure albümü fikrini getiriyor. Ama bunun gerçek olmadığını artık biliyoruz...

Her şey 1976 yılında Crawley, Sussex'te St Wilfrid's Comprehensive'e giden 17 yaşındaki Robert'ın arkadaşlarıyla birlikte The Easy Cure'u kurması ile başladı. The Easy Cure'un ilk kadrosu Michael Dempsey (bas), Lol Tolhurst (bateri) ve yerel gitar kahramanı Porl Thompson'dan oluşmaktaydı. Dörtlü ekip hemen kendi parçalarını yazmaya ve demo kayıtlarına başladılar. Çok kısa bir sürede etkili bir repertuar oluşturdular. Bu repertuarda 'Killing an Arab' ve '10:15 Saturday Night' gibi orjinal parçalar da vardı.

1977 yılında grup Alman müzik şirketi Ariola-Hansa tarafından düzenlenen uluslararası 'Battle of the Bands' (Grupların Savaşı) yarışmasını kazandılar ve bu onlara ilk single ve albüm anlaşmasını getirdi. Fakat müzik şirketi ile aralarındaki kötü ilişki - Hansa, The Easy Cure'u 'temiz yüzlü' bir pop grubu olarak görüyordu- başarısız bir yılın sonunda her iki taraf da anlaşmadan çekildi ve hiçbir şey yayınlanmadı. Fakat grubun beyni olan Robert'ın, çok genç olmasına rağmen, başka fikirleri vardı.

Hayal kırıklığına uğramış ama hedefinden sapmamış olan grup, 1978'de 'Easy' kısmını grubun isminden düşürdü. Aynı zamanda Porl da gruptan ayrıldı. Hırslı üçlü The Cure, dört parçalık demolarını birçok müzik şirketine gönderdi. Polydor A&R'den Chris Parry olumlu bir cevap yolladı ve The Cure aynı yılın Eylül ayında Fiction'la imza attılar ve o zamandan beri birlikte çalışmaktadırlar. İlk single ve albümün üstüne çalışmalara hemen başlandı. İlk prodüktörleri Mike Hedges'in katkılarıyla, 'Killing An Arab' piyasaya çıkartıldı. Bu single 'Small Wonder' Records tarafından Aralık ayında piyasaya sürüldü. Aynı single Ocak 1979'da Fiction tarafından tekrar piyasaya sürüldü. Kısa bir süre sonra bunu 'Three Imaginary Boys' albümü takip etti. Bu garip, eğlendirici, özel, belirsiz, hayali ve az rastlanan müzik tarzı çok fazla tartışmaya ve farklı yorumlara konu oldu. Albüm sonrası The Cure çok geniş bir İngiltere turnesine başladı. Turnede The Cure; Wire, Joy Division ve The Jam gibi farklı gruplarla şahneyi paylaştı. Ardından ise albümde olmayan 'Boy's Don't Cry' ve 'Jumping Someone Else's Train' single'ları yayımlandı. Ayrıca The Obrainers ve Cult Hero ile birlikte yapılan "yan kayıtlar" piyasaya sürüldü. 'Boys Don't Cry' single'ı Amerika'da ufak bir başarı gösterdi. Bunun sonucu olarak The Three Imaginary Boys albümü tekrar kaydedilerek ve ismi değiştirilerek 'Boys Don't Cry' albümü olarak piyasaya sürüldü. Bu dönemde The Cure ve Siouxsie and The Banshees arasında kalıcı ve sağlam bir ilişki oluştu. Bunun sonucu olarak 1979'da Banshee'nin İngiltere turnesinde alt grup olarak çıkan The Cure, iki gün sonra Robert Smith'in gecede iki konserde de çaldığına şahit oldu. Robert Smith Banshee'den ayrılan gitarcı John McKay'in yerine çalmaya başladı. Bu inanılmaz derecede heyecanlı olan dönemden sonra, grubun içinde varolan, anlaşılan fakat bir türlü çözümlenemeyen farklılıklardan dolayı Michael Dempsey sessizce gruptan ayrıldı.

1980 yılının başında Simon Gallup (bas) ve Matthieu Hartley (klavye) gruba dahil edildi. Artık dört kişi olan The Cure, iki haftalık bir stüdyo macerasına daldı. Bu defa Mike Hedges'ın co-prodüktörlüğü ile grup Robert'ın daha karanlık yönünü keşfetmek için kolları sıvadı. Bunun sonucu olarak ortaya minimalist bir klasik olan 'Seventeen Seconds' albümü çıktı. Bu albüm inanılmaz bir samimiyet ve cazibe taşımaktaydı. Albümdeki neredeyse sinematik olan 'A Forest' parçası o saate kadar grubun en ciddi UK Hit'i oldu. Bunu hemen Top Of The Pops'a çıkmaları takip etti. İngiltere albümler listesinde 20. sıraya kadar yükselen 'Seventeen Seconds' albümünün başarısından sonra The Cure, büyük ve heyecan verici dünya turnesine başladı. Söz konusu turne Avrupa, Amerika ve Avustralya'yı kapsadı. Maalesef çok yoğun geçen bir yılın yükü Matthieu Hartley için çok fazla geldi ve gruptan ayrılması istendi.

Bir kez daha üçlü haline dönen grup, 1981'in ilkbaharında yine Mike Hedges'in co-prodüktörlüğü ile 'Faith' albümünü kaydetti. Kederli, soğuk ve çorak bir müzik havasında olan albüm bozulma ve korku dünyası yarattı. Aynı zamanda grup, turnelerini destekleyen filmleri 'Carnage Visors' için enstrümantal bir albüm hazırladı. 'Faith', İngiltere albümler listesinde 14. sıraya kadar yükseldi ve bir başka başarılı single'a hayat verdi. Bu, ısrarla göze batan 'Primary' single'ı idi. Albümü hemen takip eden uluslararası 'Picture' turnesi herkes için yoğun bir tecrübe oldu ve Ekim ayında korkutucu bir güzellikte olan albüm dışı single 'Charlotte Sometimes' yayımlanınca, çok fazla yoğunluktan dolayı grubun kesinlikle bir süre ara vermeye ihtiyacı olduğu anlaşıldı.

Fakat grubun ajandasında bir tatil yoktu. Bunun yerine 1982'nin başında The Cure yeni bir albüm üretmek üzere stüdyoya geri döndü. Phil Thornalley ile ortaklaşa çalışarak, karanlığa, üzüntü ve yok oluşa olan derin merakları sonucunda 'Pornography' albümü Mayıs ayında yayımlandı. Albümde acımasız ve karanlık bir nihilizm (yokçuluk) hastalığı vardı ve alaycı bir tavırla The Cure'un İngiltere top 10 listesine 9. numaradan giren ilk albümü oldu. 'Fourteen Explicit Moments' turnesi, grubun daha fazla uçuk ve agresif olmasına sebep oldu ve 'The Hanging Garden' single'ı piyasaya çıktığında Simon Gallup çoktan gruptan ayrılmıştı. Robert Smith kendisini ve etrafındakileri limitlerinin çok üstüne iterek ya barış yada ayrılma noktasına getirdiğini ve dönüştükleri gruptan uzaklaşmanın tek yolunun 'hafiflemek' olduğunu fark etti. Bunu 'Lets Go To Bed' taklit basit disko parçası ile gerçekleştirdi ve bu parça hiç beklenmedik bir şekilde Amerika'da bir anda hit oldu. The Cure üyeleri halen bir belirsizlik içerisindeydiler. Single, 'Wreckless Eric' grubunun bateristi Steve Goulding ve Lol Tolhurst'un klavyeye geçmesiyle kaydedilmişti. Fakat bu single'ın promosyonel video çekimi sırasında yeni bir kilit ortaklık başladı. Tim Pope ile yapılan bu renkli ve kuvvetli ortaklık zamana karşı hiç aşınmadan dayandı.

The Cure kendisini tekrar tanımlamak için harekete geçti ve 1983 'te çekici, hareketli elektronik bir parça olan 'The Walk' u (UK #12) piyasa sürdü. Çılgın ve hareketli 'The Lovecats' single'ları UK Top 10 listesinde 7. sıraya oturarak grubun ilk defa ilk 10'a giren parçaları oldu. Robert Smith, kendisini temize çıkarttığını hissetti ve 'Pornography'nin siniri ve umutsuzluğundan çıkarak çılgınca farklı olan üç single besteledi. Bu hareketi ile The Cure hakkında düşünülen bütün perspektifleri altüst etti. Smith'in 1983'te tekrar bir Banshee olarak kayıt ve turneye katılması daha da ilgi gördü. Banshee'lerin 'Hyaena' ve 'Nocturne' albümlerinin kayıtlarına yardımcı oldu. Aynı zamanda Banshee-Steve Severin ortaklığı ile 'The Glove' olarak deneysel bir proje olan 'Blue Sunshine' albümünü kaydetti. Aralık ayında söz konusu üç The Cure single'ı ve B-side'ları toplu bir halde 'Japanese Whispers'a adı altında albüm olarak yayımlandı.

1984'te 'The Top' albümü yayımlandı. Bu, bir The Cure albümü olmasına rağmen Robert Smith albümdeki bütün enstrümanları kendisi çaldı. Sonuç garip ve kuruntulu bir miks oldu ancak grubu tekrar UK Top 10 listesine soktu. Albümden çıkan bulaşıcı "The Caterpillar" single'ı Top 20'ye girdi. Aynı zamanlarda Robert Smith, Tim Pope'un "I Want To Be A Tree" single'ını kaydetti. Bateride Andy Anderson, basta Phil Thornalley ve tekrar gitarda Porl Thompson takviyesi ile The Cure "TOP" dünya turnesine çıktı. Grup tekrar tam performans üretimdeydi. Fakat bazı nedenlerden dolayı, turne sonrası Andy Anderson ve Phil Thornalley gruptan ayrıldılar. Onların yerine Boris Williams (bateri) and tekrar Simon Gallup (bas) geldi.

Bu yeni bütünleşme sonrasında (1985) şevk, azim ve "gerçekten özel birşeyler oluyor" havasıyla 'The Head On The Door' albümünün çalışmalarına başladılar... Farklı, çok yönlü olan ama yine de bir bütün olarak mükemmel pop hassasiyeti içerisinde tasarlanan ve co-prodüktörlüğü Dave Allen tarafından yapılan 'THOTD' albümü UK'de 7 numaraya oturdu. Hareketli 'In between Days' single'ını 'Close To Me' takip etti. Yine yönetmen Tim Pope ile yapılan mükemmel işbirliği sonucunda, grubun beş üyesi garip bir şekilde bir dolabın içinde bağlanmış durumda ve tehlikeli bir biçimde Beachy Head intihar uçurumunun ucunda dengede durmaya çalışıyorlardı.

'THOTD' Amerika billboard listesinde 59 numaraya kadar yükseldi. Bunu takip eden dünya turnesi ve sürekli artan hayran kitlesi, kusursuz olan "Standing On A Beach" toplama albümünün inanılmaz bir başarı kazanmasını sağladı. Bu çalışmalar, takip eden dünya turnesi (ki ilk defa Glastonbury'de çaldılar) gruba dünya çapında ün kazandırdı. Mayıs 1986'da yayımlanan albüm, ismini "Killing An Arab" parçasının ilk cümlesinden alıyordu. Bu albümde, o zamana kadar çıkan bütün The Cure single'ları ve B-Side'ları toplanmıştı. Ardından, 'Staring At The Sea' ismi altında çıkan video versiyonu takip etti ve çıkılan dünya turnesi gruba dünya çapında sağlam bir ün kazandırdı. Albüm Amerika Top 50'ye girdi ve Amerikan medyası bir anda Robert Smith'ten çok etkilendi. Basın, onu, "erkek Kate Bush" olarak isimlendirdi ve o meşhur saçlarını kabartıp diktiğinde MTV haberlerinde saat başı gösterilmeye başlandı! 'Boy's Don't Cry' parçası tekrar kaydedildi, tekrar mikslendi, tekrar yayımlandı ve o yıl katıldıkları bütün konserler ve festivaller, ilkbaharda çıkan Tim Pope'un canlı konser filmi "The Cure In Orange" ile onurlandırıldı ve ölümsüzleştirildi.

1987 yılında The Cure, müthiş ve iddialı olan "Kiss Me Kiss Me Kiss me" albümünü yayımladı. O ana kadar yaptıklarına kıyasla en zengin sözler ve müzik bu albümün içindeydi. Elbette albüm gücünü tekrar co-prodüktörlük koltuğunda oturan Dave Allen'dan alıyordu. İnanılmaz çeşitlilik ve stil içeren albüm, grubu rüyasal güzelliklerden korkunç kabuslara savuruyordu. Hit single'ları 'Why Can't I Be You?', 'Catch', 'Just Like Heaven' ve 'Hot Hot Hot!!!' yayımlandı. Hepsi mükemmel bir yaratıcılıkta olan Tim Pope videoları ile desteklendi. Roger O'Donnell'ın klavyenin başına geçmesiyle birlikte, altı kişilik ekip temmuzdan aralık ayına kadar "Kissing Turnesi" bünyesinde dünyayı turladılar.

1988'de The Cure'un ilk on yılı 'Ten Imaginary Years' biografisi ile belgelenmişti ve grup birkaç ay kendisine uzun zamandan beri hak ettiği tatili verdi. Yeni demo kayıtları için tekrar birleştiklerinde ise, grup içerisinde Lol Tolhurst'un sürekli artan rahatsızlığı onun üzücü bir şekilde gruptan ayrılmasına neden oldu.

Onun ayrılışından sonra 1989 yılında, mükemmel ve atmosferik 'Disintegration' albümü yayımlandı. Co-prodüktörlük koltuğunda yine Dave Allen oturuyordu. Albüm kederli ve görkemli ve kuruntulu bir güce sahip olan bir klasik haline geldi. UK listesine direk üç numaradan girdi ve dört tane Top 20'ye giren parça doğurdu: 'Lullaby' (ki o sene "The Brits" de en iyi video ödülünü aldı.), 'Fascination Street', 'Lovesong' ve 'Pictures Of You'. Bunu takip eden kusursuz 'Prayer' turnesi o zamana kadar The Cure'un canlı performanslarının en iyisiydi. Avrupa ayağında üç gece üst üste Wembley Arena'sı yok sattı. Amerika ayağında ise Giants ve Dodgers Stadyumları son koltuğa kadar satılmıştı. 1990'ın başında Roger O'Donnell gruptan ayrıldı ve yeri grubun uzun süredir yol arkadaşı olan Perry Bamonte (rodie) tarafından dolduruldu. Avrupa'daki en büyük festivallerde ana grup olarak çıktılar. İkinci defa Glastonbury'de ana grup olarak yer aldılar. Bunun sonucunda en beğendikleri on parçadan oluşan 'Entreat' albümünü yayımladılar ve bunu 'Never Enough' single'ı takip etti. Ardından Mark Saunders ve William Orbit gibi dehaların parmağı değen remiks albümü olan 'Mixed Up' yayımlandı. Bu albümde yer alan 'Close To Me' parçasının Paul Oakenfold remiksi İngiltere'de 13. ve Amerika'da 14. sıraya yükseldi.

Şubat 1991'de The Cure, en sonunda ülkeleri İngiltere'de uzun zamandan beri hak ettikleri takdiri, 'The Brits' ödül töreninde 'En İyi İngiliz Grup' ödülünü alarak kazandılar. Bu mutluluklarını gizli bir Londra konserini "Five Imaginary Boys" ismi altında kaydererek kutladılar. Bu konserde ilk defa dört yeni parça çaldılar, bu parçalar bir sonraki albümün habercisiydi. Bununla birlikte 'Playout' isminde bir canlı video yayımladılar; bu videoda 'sahne arkası' ve birkaç televizyon performansı vardı.

'Wish' albümü 1992 yılında selamlandı. O zamana kadar olan en iyi The Cure albümüydü. Yine co-prodüktör koltuğunda Dave Allen vardı. Albüm inanılmayacak derecede zengin ve renkliydi ve içerisindeki gitar tonları müziğe müthiş bir tat veriyordu. İngiltere'de direkt olarak 1. ve ABD'de 2. sıradan listeye girdi. Bu albümün içinden üç kusursuz single yayımlandı: 'High', 'Friday I'm In Love' ve 'A Letter To Elise'. 1992 The Cure için yine olağanüstü bir yıl oldu. Sık sık yenilenen mükemmel 'Wish Turnesi', grubu tekrar bütün dünyaya taşıdı. Her gittikleri yerde konser biletleri yok sattı. Yeni Zelanda Wellington Town Hall'dan Dallas Texas Stadyumuna kadar...

'Wish Turnesi'nin başarısı ve heyecanı, 1993 yılında iki tane canlı albüm çıkmasına zemin hazırladı: 'Show' ve 'Paris'. Çift albüm olan 'Show', aynı zamanda sinema ve video olarak piyasaya sürüldü. Bu grubun Detroit'te sahneledikleri konseri içermekteydi. Öte yandan kısıtlı sayıda basılan 'Paris', grubun Fransa'nın başkentinde verdiği konserin daha çok seçkin parçalarını içermekteydi. Turneden hemen sonra gitarcı Porl Thompson gruptan tekrar ayrıldı (bu defa yüzünde bir gülümsemeyle) ve dörtlü, The Cure Londra Finsbury Park'ta gerçekleştirilen 'Great Xpectations' gösterisinde sahneye ana grup olarak çıktı. Grup aynı zamanda 'The Crow' filmine 'Burn' şarkıları ile katkıda da bulundular. Ardından da Hendrix'e ithaf edilen 'Stone Free' albümünde 'Purple Haze' parçasını cover'ladılar.

Yeni parçaların kayıtları 1994'de Lol Tolhurst'un açmış olduğu dava sebebiyle uzadı ve ertelendi. Bu dava en sonunda sonbaharda mahkeme tarafından davalı Robert Smith ve Fiction Records lehine sonuçlandı. Baterist Boris Williams'ın gruptan ani ayrılışından sonra kısa bir dönem yeni eleman arayışına başlandı ve boş koltuk Jason Cooper tarafından çabucak dolduruldu. Bu arada Roger O'Donnell gruba geri döndü ve klavyenin başına geçti.

1995'de The Cure 'Judge Dredd' filmi için 'Dredd Song' parçasını kaydetti ve aynı dönemde Bowie'nin 'Young Americans' parçasını cover'ladılar. Yeni parçaların kayıtlarına co-prodüktör Steve Lyon eşliğinde başladılar. Bu arada çok büyük Avrupa festivallerinde çaldılar. Eşi görülmemiş bir şekilde üçüncü defa Glastonbury'de çaldılar. Bundan sonra grup Christmas'a kadar yeni albümü tamamlamak üzere stüdyoya geri döndü (Daha doğrusu Jane Seymour'un malikanesine).

Ocak 1996'da The Cure, Sao Paulo ve Rio de Janeiro'da gerçekleştirilen iki Hollywood Rock festivalinde ana grup olarak çaldı. Sonra İngiltere'ye geri dönüp 'Wild Mood Swings' albümünü yayımladılar. Söz konusu albümün farklı açısı ve genişliği çoğu kişiyi rahatsız etmesine rağmen, neredeyse her ülkede ilk 10'a girmeyi başardı. The Cure bu kez de 'The Swing Turnesi' adı altında bir defa daha yollara. Bu zamana kadar gerçekleştirdikleri en büyük konser oldu. Albümden çıkan dört single 'The 13th', 'Mint Car', 'Strange Attraction' ve 'Gone' yayımlandıkça grup dünya çapında çığ gibi büyüyen hayran kitlesine yüzün üstünde inanılmaz konser verdi.

Ocak 1997'de Robert Smith, David Bowie'nin 50. yaş günü partisinde çalmak üzere NYC'daki Madison Square Gardens'a davet edildi ve kendisinin gençlik idolü ile birkaç parça çalıp söylemek onu derinden etkiledi. Sonra ise, The Cure'un ikinci onuncu yıl single'larını ve yeni parçaları 'Wrong Number'ı içeren toplama albüm 'Galore' yayımlandı. The Cure tekrar Amerika ve Avrupa'daki önemli birkaç festivalde ana grup olarak çaldı.

1998'in başlarında Robert Smith 'South Park'ın' bir bölümünde çizgi kahraman olarak karşımıza çıktı ve dünyayı şeytan Mecha Streisand'dan kurtardı. Aynı zamanda bir Trey Parker/Matta Stone filmi olan "Orgazmo" için Depeche Mode'un 'World In My Eyes' parçasını cover'ladılar ve 'More Than This' parçasını 'X-Files' albümü için kaydettiler. Yaz aylarında The Cure tekrar on iki Avrupa festivalinde ana grup olarak çıktı. Miller birasının organize etmiş olduğu 'Kör Talih' yarışması için Londra'da gizli bir konser verdi. Sonra tekrar Jane Seymour'un evine geri döndüler. Bu defa co-prodüktörlük koltuğunda Paul Corkett (Depeche Mode, Placebo, Nick Cave) vardı ve yeni albüm kayıtlarına başladılar.

1999 yılında Londra'daki RAK stüdyolarında kaydedilip mikslenen yeni albümleri 'Bloodflowers' piyasaya sürüldü. Sonra 2000 ilkbaharında gösterime girecek olan VH1 kanalı için çekilen Hard Rock Live programına bir bölüm çekmek için New York'a gittiler. Robert Smith sonra bunu televizyon, radyo, matbaa ve interneti kullanarak, tanıtmak amacıyla çok geniş uluslararası bir reklama başladı. ...

öte yandan Robert Smith'e göre 'Bloodflowers', en mükemmel ve kusursuz The Cure albümü. The Cure Şubat 2000'de Avrupa ve Amerika'da tanıtım konserleri verdi. Sonra tam gaz "Dream" turnesine başladılar. Ve hikaye devam ediyor...