EYLÜL 2004 : VOLUME DERGİSİ

The Cure ve Enstrüman Bahçesi

Müzik yapmak isteyen her yeni grup gibi The Cure'da 1976 yılında nefes almaya başladığında klasik enstrüman üçlüsü olan davul, bas ve gitar ile müzik maceralarına daldılar. Ancak kullanılan enstrümanlar her ne kadar herkezinki gibi aynı olsa bile ürettikleri müzik önceden duyulmamış bir ses şölenine dönüştü. Grubun beyni Robert Smith arkadaşlarıyla birlikte adeta her enstrümanı gizli kalmış bölgelerine sürüklemeye başladı. Pena vuruşları ile teller gitmedikleri esnekliklere uzandı, aksak ritim ile davul ve zil sesleri The Cure bahçesinde gezmenin zevkine vardı. Müzik anlayışına getirdikleri kuru aranjmanlar, temiz, çok sesli gitar tonları, katı, karanlık, gizemli ve heyecan verici ses şimdiki çoğu genç alternatif gruplarını ister istemez etkilemiştir.

Elbette The Cure için, yaratılan müzikle birlikte bu yükün asıl ağırlığını çeken enstrümanlar da çok önemli olmuştur. Hatta ilk başladıklarında bu ağırlığın tamamı enstrümanlar üstünde olmuş çünkü grup elemanları daha kendi tarzlarını keşfetmekteymiş. Ancak zamanla The Cure, enstrümanları kendi tercihleri, müziklerinin akışı doğrultusunda seçmeye başlamış.

The Cure macerasına başlarken Robert Smith'in sahip olduğu ilk gitar £20'luk Wollworth Top 20'di. Bu gitar The Cure'un ilk kayıtlarında hep kendisine eşlik etmiş. Ancak bira almaktan artan parası olunca kendisine bir Fender Jazzmaster almış ve bu gitar hala en değerli enstrümanlarından bir tanesidir. Robert Smith'e göre aklındaki sesi en mükemmel şekilde veren cihaz.

Böylece The Cure ile özleşen "The Cure imzası" olarak adlandırılan melodiler doğmaya başlamış. Bunlardan en önde olanı ise 6-telli bas sesi. Robert Smith ilk kez "Faith" (1981) bunu keşfetmiş ve mükemmelliğine o kadar inandığından üzerinde hiç oynamayıp neredeyse her albümde kullanmıştır. Robert Smith kendileri ile özleşen bu sesi, üçlü Boss pedal (dijital gecikme ve vokal), Peavey Ultra Amplifikatör ve 4x12 kabin ile yaratmış.

Peavey Ultra amplifikatörler, middle kısım tamamen kapatılmış, bas yarı açık, treble sonuna kadar açık ve presence kontrolü ortalarda olacak şekilde kullanılmış. İşte bu, temelde grubun karakterini yansıtan sesin oluşumu. Bu ton arka veya ön planda, yüksek veya düşük hep var oldu. Amplifikatördeki değerler ise asla küsurlu ayarlanmamış, 0, 5 veya 10. Her ne kadar buna göre tasarlanmamış olsalar bile, Boss pedallar hep sağ yöne bakmış,. Ancak Robert Smith bir açıklamasında "Her şey çok simetrik oluyor. Bu çılgınlık değil. Benim kadar çok çaldıktan sonra çıkacak sesin nasıl olacağını sadece cihazlara bakarak anlıyorsunuz," demiş.

The Cure belirli cihazlara sadık kalmakla birlikte gelişen müzik teknolojisinin hızına ayak uydurmuş ve hep kendisini güncellemiştir.

Diğer bir "The Cure imzası" ise çok belirgin bir biçimde "Bloodflowers" albümünde yer alan "Where The Birds Always Sing" parçasında duyduğumuz bozulmuş ve yankılanan-sıvısal ses. Bu sesin kaynağı ise 1963 Coral sitar gitarı. İsim sizi yanıltmasın, bu gitarın sitar ile hiçbir alakası yoktur ancak oluşturabildiği sesler The Cure konseptine kusursuz uymakta, çok neşeli olmayan biraz Doğu / etnik tadı bulanan bir enstrüman.

Robert Smith'ten sonra The Cure'un en eski üyesi basçı Simon Gallup'dır. Kendisi her ne kadar "Faith" sonrası gruptan ayrılmış olsa bile kısa bir süre sonra yuvaya geri dönmüştür. Bas, The Cure'un müziğindeki en karakterli ve sağlam enstrüman olagelmiştir. Nerdeyse tüm parçaların arka kemiğini oluşturmaktadır, hatta bazen "A Forest", "Play For Today" ve "Hanging Garden" gibi parçalarda olduğu gibi liderlik bile etmiştir. Stüdyo aşamasında öncelikle temel bas aranjmanları ortaya çıktıktan sonra diğer ekipmanlar onun üzerine inşaa edilmiş. Simon Gallup'ın kullandığı basların içinde ön kulvarları çeken markaların Fender, Gibson, Rickenbacker, Washburn ve Yamaha olduğunu söyleyebiliriz.

1980 başlarına kadar grup üçlü donanım takımına sadık kaldı ve bu enstrümanlarla yapılabilecek en maceracı müziklere imza attı. O dönemdeki pop-synth hareketinden de etkilenerek gruba sonra dahil olan 4. enstrüman daha sonra çok ciddi başarılara imza atacak klavye idi. İlk klavye görevini üstlenen kişi Mathieu Hartley'di ancak "Seventeen Seconds"ın kayıtlarından sonra The Cure'un kendisini aştığını itiraf ederek gruptan ayrıldı. Bu görev 1987 yılında "Kiss Me" dönemine kadar grup içinde en sık değişendi. Sonra bu görevi Roger O'Donnell aldı ve günümüze kadar başarılı bir şekilde geldi.

Klavyenin grubun hayatına girmesiyle akıllarında olup da bir türlü uzanamadıkları ses bahçelerine uzanmaya başladılar. Yeni ses keşifleriyle birlikte The Cure, "Head On The Door", "Kiss Me Kiss Me Kiss Me", "Disintegration" gibi klasikleşmiş albümlerini yarattılar.

Roger O'Donnell master klavye olarak oldukça ağır olan Kurzweil PC88'i kullanmakta. Bunun ana nedenlerinden bir tanesi klavye üzerinde birçok split yapabilmesi; bazen 4 veya 5 tane gerekebiliyormuş. Yedekte ise çok fazla sesi olduğundan dolayı her zaman Roland XP50 bulunduruyormuş. Ayrıca miksler için Yamaha Promix 01 mixer'i kullanmaktan çok mutluymuş. Ancak kendi alanında en önemli ve değerli ekipmanı Emu EIV'miş çünkü buna tüm parçaları kaydedebiliyormuş. Robert Smith konser sırasında planlanan parçaların dışında çalmak isteyince, Roger hiç beklemeden bunu yapabiliyormuş.

Konseptli müzik yaratılmaya çalışıldığında bazen belirli kısıtlamalarda manüel olarak yapılması gerekiyor. Mesela The Cure "Bloodflowers" kayıtları sırasında 120 bpm üstünde ve 80 bpm altında hiçbir şey kaydetmek istememiş. Ancak Robert Smith bacçı Simon Gallup ile yazdıkları bir parçada Simon'ın 75 bpm'ye düşmesine oldukça bozulmuş. Yeşil denizlerin derinliklerine kadar uzanan müziği yapabilen The Cure'un, bunun için ekipman takviyesine ihtiyacı vardı. 80'lerin ortasından itibaren ikinci bir gitarcıya açlık duymaya başladılar ve bunun sonucu gruba Porl Thompson dâhil oldu. Thompson'un yaratıcılığı onu hemen baş gitarcı pozisyonuna oturttu ve 1993 yılında "Wish" turnesi sonunda The Cure ile yollarını ayırana kadar bu böyle devam etti. Bu dönemde Porl'un ressam yönü, saksafon çalması ve görsel yeteneği, The Cure'u daha renkli bir dünyaya doğru yönlenmesinde büyük bir payı oldu. 1993 yılında Porl'un ayrılmasıyla boşalan pozisyona 1991 yılında gruba katılmış olan Perry Bamonte (Ted) geçti.

Perry gitar çalmaya Depeche Mode'dan tanıdığımız sınıf arkadaşı Martin Gore ile okulda başlamış. Solak olan Perry hocasının sağ eli ile çalmasına ısrar etmesi sonucu okuldan ayrılmış ve The Cure'a dahil olana kadar Film Noire, Anorexic Dead gibi gruplarda gitarcı olarak görev almış. Perry'in The Cure'a dahil olmasının ilk meyvesi "Wish" albümündeki "Trust" ile olmuş. Bilindiği üzere söz konusu parça ilk duyulduğu an bir The Cure klasiği olmuştur. Perry'in kullandığı ekipmanlar arasında önceliği çeken kendi tasarımı olan Aria Bamonte. Söz konusu cihaz altı telli bir bas ve orijinal Fender düşünülerek tasarlanmış. Perry yapmış olduğu bir açıklamada, altı telli basların hakkı yendiğini, aslında çok iyi ses verdiklerini ve çok yönlü olduklarını söylemiş. Genellikle altı telli baslar ekstra telli normal bas olarak algılanıyor ancak Fender'lar bas ve normal gitar karışımı kusursuz aletlerdir şeklinde devam etmiş. Perry'nin çok büyük koleksiyonun içinde hiç vazgeçemediği gitarlarından bir tanesi de Gibson 335'dir. Bu gitarı tekrar tekrar ziyaret ettiği bir dost olarak görüyor. Konserlerde "Pictures of You" ve "Letter To Elise" parçalarında mutlaka Rickenbacker XII gitarını kullanıyor.

The Cure'un aslında üstüne en az düğtüğü cihaz hep davul olmuş. Davul, ilk albümlerinde normal punk melodileri ile grubun müziğinde bir kişilik kazanmaya çalışmıştır ancak "Pornorgraphy" albümünden sonra yönlenilen pop akımıyla gittikçe arkaya itilmiştir. Her zaman davul, gitar ve bas öncülüğünde grubun müziğinde kendine bir yer bulma savaşı vermiştir. Gitar, bas ve klavye dönem dönem parçalarda başrolleri üstlenmiştir ancak davul hiçbir zaman yardımcı rolden ileriye gidememiştir. Bu düşüncelerinden, "Pornography" ve "Disintegration"ın, ton ve lirik özelliklerini devam ettirdikleri "Bloodflowers" albümlerinde yavaş yavaş vazgeçmeye başlamışlardır. Bu üç albüm 2002 yılında bir "Trilogy" kavramı içinde arka arkaya iki gece parça sırasına kadar alümdekiyle aynı olarak Berlin'deki Tempodrom'da yüzbinlerce kişi önünde çalındı ve daha sonra DVD olarak piyasa sunuldu. Söz konusu DVD hakkında Robert Smith şöyle bir açıklama yapmış idi, "Pornography, Disintegration ve Bloodflowers albümleri birbirlerineden ayrılmayacak şekilde o kadar bağlıdırlar ki ve bu Trilogy'nin gerçekleşmesi benim kuşkusuz The Cure'daki en doruk noktalarımdan birisidir." Trilogy DVD'si ülkemizde de satılmaktadır.

Haziran 2004 tarihinde çıkan "The Cure" albümlerindeki davul yaklaşımları birazcık olsun değişmiştir. Albümde dikkat çekebilecek kadar davul melodileri vardır ve sağlam bir alt yapıda zevkimize sunulmuştur. Bunun başlıca nedenlerinden birisi Nu-metal prodüktör Ross Robinson'dan kaynaklanmaktadır. Kendisinin ısrarla The Cure'un stüdyoda canlı kayıt yapması gerektiğini söylemesi , albümdeki bu enerjinin asıl kaynağıdır. The Cure, "Seventeen Seconds" albümünden sonra gelen albümlerinde stüdyoda grup olarak canlı kayıt yapmamıştır. Diğer bir önemli unsur ise bu albüm Robert Smith merkezli olmayıp The Cure merkezlidir. Ross Robinson The Cure'un bir grup olarak kayıt yapmasını ve Robert Smith'in arkaya çekilmesi gerektiğini çok önemsemiştir.

Gruba en son katılan Jason Cooper aynı zamndan ekibin en genci. Kendisi 1994 yılında The Cure'un Melody Maker dergisine verdiği bir ilana cevap vermenin ödülü olarak şu an grubun bir parçası. The Cure bünyesine dahil olan gelmiş geçmiş en iyi davulcu olarak kabul edilen Boris Williams'ın 1994 yılında gruptan ayrılması sonucu boşalan koltuğa oturmuştur. Boris'in yerine gelen Jason uzun süre tüm The Cure hayranları tarafından grubun bir parçası olarak görülmemiştir. İlk başlarda yeteneğinden şüphe edilen sanatçı zamanla herkesin yüzünü kara çıkartmış. Jason genel olarak Yamaha Maple Custom davul setini kullanıyor. Söz konusu set, 22x16 bas davul, 10x9, 12x10, 14x12 ve 16x14 tom ve 14x6 ½ snare davuldan oluşmaktadır. Zil olarak 1623 yılından beri bu konuda uzman ve eşşiz olan Zildjian zileri kullanılmaktadır.

Yeni albüm, The Cure'un kendisine dışarıdan bakmasının bir ürünü. Sert, pop, karamsar ve hüzünlü tüm The Cure özellikleri ile yoğrulmuş bir müzik şöleni. Zaten ismi de bundan dolayı "The Cure" çünkü grup ile ilgili sorulabilecek tüm soruların cevabı burada bulunmakta. Albümün altında benliğini sorgulama, kayıp aşk, kişisel bilgelik ve zaman gibi temalar yatmaktadır. İlk defa bu albümde tüm enstrümanlar bir birey olarak ön plana çıkartılmıştır. Söz konusu albüm sert bir oluşum, genellikle benzer sertlikler bir önceki albümlerde de mevcuttu ancak bu kadar çok bir arada hiç olmamış idi. Albüm kesinlikle The Cure'un ilk 10'unda yer alabilecek kalitede ancak diğer albümlerdeki kuvvetli sözler maalesef burada geri kalmış durumda. Örneğin "Disintegration" ve "Bloodflowers"daki söz içeriği bu albüme kıyasla tartışılmazdır. Öte yandan ilk defa Robert Smith bir albümden sonra "bu bizim son ürünümüz, The Cure bitmiştir" dememiştir, aksine ilerideki projeleri açık ve net şekilde gündeme getirmiştir. Belki Ross Robinson'la bir ikinci albüm? Belki "The Cure II"? Belki farklı bir proje? İşte bu The Cure hayranları için asıl önemli olan faktördür. The Cure'un çarkları dönmektedir ve bu dinamizmin sonucunda yeniliklerle bizleri ödüllendirecekleri kesindir. Sonuçta adı üstüne onlar "The Cure".

Yazı : © Zekeriya S. Şen, 2004 / Yazarın adı kullanılarak alıntı yapılabilir .